Sıkça Sorulan Sorular

Yeni bir hayata başlamak ve alışkanlıklardan kurtulmak gerçekten de hiç kolay değildir. Bu dönemde her şeyi karıştırabilirsiniz ama sıvı ve protein alımı kesinlikle unutulmamalıdır.

Sıvı alımını dengeleyin; Günlük ortalama sıvı alımı 1500-1750 ml arasında olmalıdır. İdrar renginde koyulaşma, ayağa kalkınca baş dönmesi, kol-bacak ağrıları ve bulantı az sıvı almanın ipuçları olabilir ve bu durumun farkında olunması gerekilir. Hastanede yatış sürecinde damardan verilen sıvılara B1 vitamini günde 100mg dozunda eklenmelidir.

Protein ağırlıklı beslenin; kilo vermenin hızlı olduğu süreçte protein konsantrelerinin kullanılması çok önemlidir. Hekiminiz tarafından uygun görülen protein konsantresine uygun dozda başlanmalıdır. Protein konsantresinin uygun görülen kullanım şekli azar azar ve güne yayarak içmektir. Bu durum hem alım kolaylığı sağlar hem de karaciğer fonksiyon yüklenmesinin önüne geçer. Günlük protein alımını dengeleyerek kas yıkımının önüne geçilmelidir.

Mide bandı ve tüp mide gibi hacim azaltıcı ameliyatlarda alkol kullanımı ile yapılan çalışmalarda ameliyat öncesi, 3.ay ve 6.ayda yapılan değerlendirmelerde solunan havadaki alkol oranı için fark bulunmamıştır. Bunun yanında by-pass yapılan hastalarda ameliyat öncesi dönemle 3. ve 6. ayı karşılaştırdığımızda solunum havasında aynı doz alkol içilmesine rağmen 2-3 kat fazla alkol saptanmıştır.

Mide bandı ve tüp mide gibi hacim azaltıcı ameliyatlarda alkol kullanımı ile yapılan çalışmalarda ameliyat öncesi, 3.ay ve 6.ayda yapılan değerlendirmelerde solunan havadaki alkol oranı için fark bulunmamıştır. Bunun yanında by-pass yapılan hastalarda ameliyat öncesi dönemle 3. ve 6. ayı karşılaştırdığımızda solunum havasında aynı doz alkol içilmesine rağmen 2-3 kat fazla alkol saptanmıştır.

Yeni beslenme alışkanlığı sizi ilk başta bunaltsa da çoğu hasta ilerleyen dönemde bu tarz beslenmeye alışmaktadır.

 

Genel Kurallar;

  • Yemekleri küçük porsiyonlarda yiyiniz
  • Kaloriden, yağdan ve şekerden fakir gıdalar ile besleniniz
  • Günlük yemek porsiyonunuzu, kalori ve protein miktarınızı kayıt altına alın
  • Yavaş ve çok çiğneyerek küçük miktarları ağzınıza alın
  • Pirinç, ekmek, makarna, çiğ sebze ve iyi çiğnemediğiniz etleri tercih etmeyiniz. Köfteler daha iyi tolere edilebilir.
  • Baklagil, gazlı içecekler ve buz kullanmayınız, bunlar gaz yaparak rahatsızlık hissi oluşturacaktır.
  • Şeker, şeker içeren meyve suları ve tatlılardan uzak durunuz.
  • Ameliyattan sonraki ilk iki ayda kalori alımınızı günlük 300-600 kalori ile sınırlandırınız.
  • Günlük kalori alımınızın 1000 kaloriyi geçmemesi gerekmektedir.

Bakır vücutta enerjinin kullanması için olmazsa olmaz bir elementtir ve demir emilimi için kritik role sahiptir. Bakır ince barsakların ilk bölümünden emilir. Günde ortalama 1-2 gr bakıra ihtiyaç vardır ve fazlası safra ile atılır. Barsağın ilk bölümün by-pass edildiği obezite ameliyatlarında ciddi bakır eksiklikleri görülecektir. Bakır ince barsaklardan emilim için çinko ile yarışır. Çinkonun fazla verilmesinin direk olarak bakır yetersizliği ile sonuçlanacağını unutmamalıyız.

Çinko başlıca DNA nın düzenlenmesi, büyüme, beyin gelişimi ve yara iyileşmesi üzerine etkili esansiyel bir elementtir. Vücut çinko seviyesinin asıl belirleyici mekanizması diğerlerinin aksine gıdalardan alım değil idrar ve dışkı ile atılımının düzenlenmesi ile olur. Bu bilgiden yola çıkılarak by-pass yapılan hastalarda emilimden öte dumping sendromu ve diyare dibi durumlar çinko yetersizliğini daha da belirginleştirecektir.

Gerçekten de bariatrik cerrahi sonrası alınacak karbonhidrat miktarları ile tanımlama yapılmamıştır ve bu konuda yapılmış bir çalışma yoktur. Ama elimizdeki en önemli bulgu dünya sağlık örgütü verinden bahsedilen normal beyin aktivitesinin sağlanması için günlük 50 gram karbonhidrat alınmalıdır. Ameliyat sonrası diyeti düzenlerken çok dikkatli olunmalıdır. Hastalar işlenmiş şekerler yerine meyve ve sebzedeki gibi daha komplex şekerleri tercih etmelidirler. Kullanıma bağlı kalori ihtiyacı artınca bunun protein, sebze ve meyveden karşılanması daha uygun gözükmektedir. Bariatrik cerrahi geçirmiş kişiler aç oldukları zaman yemek yerine 3 ana ve 2 ara öğününü mutlak almak zorundadırlar. Öğünlerin içeriğini normal şartlar altında düzenlemek yerine diyeti kişinin ana hatları belirleyerek kendisinin düzenlemesi daha doğru olacaktır.

Medikal değerlendirmeye obezite cerrahisi için gerekli kriterleri hastanın taşıyıp taşımadığına bakılarak başlanır. Obezite hastalarında en sık karşılaşılan durum Tip-2 Diyabettir. “Metformin” obez ve fazla kilolu hastalarda tedavide ilk seçimdir. Metformin kullanan hastalarda emilim bozulması nedeniyle B12 vitamin eksikliği görülebilir. Ameliyat sonrası süreçte de B12 eksikliği görüleceği için dikkatli olunmalıdır. Mide koruyucu ilaçlar mide asidini azaltarak B12 vitamin emilimini azaltırlar. Psikiyatrik ve nörolojik hastalıklarda kullanılacak ilaçların ameliyat olmuş hastalarda da uzun dönemde kilo alımına neden olduğu görülmüştür. Ameliyattan sonra kullanılması muhtemel ilaçların kararı verilmelidir. Ağır ağrı kesiciler ve romatizma ilaçları barsak ve mide kesi yerlerinde ülserlere neden olabilir. Oluşabilecek komplikasyonlar ve ameliyat sonraki yeme alışkanlık değişiklikleri için kişinin psikososyal durumu detaylı olarak değerlendirilmelidir. Sigaranın ameliyat yaralarının iyileşmesini geciktirdiği bilinmekle beraber uzun dönemde bırakılmasının kilo alımına neden olduğu gösterilmiştir. Alkol alışkanlıklarının ameliyat sonrası dönemde vitamin eksikliklerine neden olacağı unutulmamalıdır.

Yaşam tarzı değişikliği ve diyet eğer şeker yüksekliğinin önüne geçmiyorsa çok fazla beklemeden ağızdan alınan şeker ilaçları başlanmalıdır. Tedavide ilk tercih genellikle “metformin” adlı ilaçtır fakat böbreklerde problem olmadığı saptanmalıdır. İlave olarak bu ilaç barsaklarda ciddi gaz yapabilir ve dozu ayarlanmalıdır. Diğer ilk tercih olabilecek ilaçlar ilk grup kullanılamazsa “sulfonüri” dir. 3 ay hasta gözlemlenmelidir, tek ilacın şeker seviyelerinin kontrol ettiği görülmelidir. Eğer “metformin” yetmez ise ilave olarak “sülfonüri” grubu ilaçlar başlanmalıdır. Eğer bu tedaviye rağmen şeker yüksekliği kontrol altına alınamaz ise ilave olarak bazal dozda “insülin” ya da farklı bir grup üçüncü bir şeker hapı başlanmalıdır.  İnsülin başlangıç dozu 30-100 ünite arasıdır ve bu dozlar oldukça güvenlidir. İnsülin tedavisinde amaç açlık kan şekerini 115 in altında tutmaktır.

Andriani ve arkadaşları 2015 haziran ayında “BMC Public Health” dergisinde bu konu hakkında bir makale yayınladılar. Ebeveynler çocukların gelişiminde kritik rol oynarlar. 1993 yılında 0-2 yaş arasındaki 7730 çocuk çalışmaya dahil edilmiş ve 1997, 2000, 2007 yıllarında çocuklar ile anne-babasının kilo ölçümleri kayıt altına alınmıştır. Anne ve babaların kilosu 1993 ten 2007’ye kadar artmıştır. Buna paralel olarak çocuklarda obezite ve fazla kiloluluk 1993 yılında %2.6 iken 2007 yılında %10 olmuştur. Bu çalışmada erkek ve kız çocukların kilo almaları arasında fark yoktur. Annenin kilo alımının çocuklar üzerine etkisi babanın kilo alımının etkisine göre çok daha fazladır. Buradan çıkarılması gereken sonuç kendiniz için olmasa da çocuklarınız için kilo vermeli ve sağlıklı yaşamalısınız. Çocuklarınız tamamen sizi taklit edeceklerdir.

2015 yılı haziran ayında Amerika’da Teksas Üniversitesi’nde bu konu ile ilgili geniş kapsamlı bir makale yayınlandı. Vücut kitle indeksine göre sınıflamada 18.5-24.9 arası normal kilolu, 25-29.9 fazla kilolu, 30 üstü obez olarak alınmıştır. İncelenen 2.88 milyon hasta ve 270.000 ölümde vücut kitle indeksi 35’in üzerinde olanlarda ölüm riski artmaktadır. Diğer taraftan 5.8 milyon hasta ve 582.000 ölüm üzerinde yapılan değerlendirmede kadınlarda vücut kitle indeksi 30’un üzerinde kiloya bağlı ölüm oranı artmaktadır. Beraberinde diyabeti olan hastalarda vücut kitle indeksinin 25’in üstü olması ölüm riskini arttırmaktadır. Buradan yandaş hastalığı olmayanlarda 30’un altının risksiz olduğu anlaşılmaması gerekir. İdeal ölçünüzde olmadıkça kiloya bağlı hayat kaliteniz etkilenecektir.

Vücut proteinleri 9 u esansiyel (diyetle alınması gereken) ve 11 i non-esansiyel aminoasitten oluşur. Whey, kazein, süt, soya ve yumurtanın beyazı protein kaynaklarıdır ve tüm esansiyel aminoasitleri içerir. Bariatrik cerrahi sonrası protein tozlarının kullanımında en önemli sorun bu ürünleri tatlarının kötü olması, maliyetinin fazlalığı ve seçilecek ürünün belirlenememesidir. Protein takviyesi skorlama sistemine göre yapılmalıdır.  Whey, kazein, süt, soya ve yumurtanın beyazı bu skorlama sisteminde 100 puan almaktadır. Bunun yanında iyi bir protein takviyesi; whey proteini ve dallı zincirli aminoasitler içermeli aynı zamanda en düşük kaloriye sahip olmalıdır. Whey proteini ile ilgili en önemli sorun ürünlerin laktoz içermesidir, laktoza karşı hassasiyeti olan kişilerde soya ve yumurtanın beyazındaki gibi laktozsuz protein tozları tercih edilmelidir. her öğünde 30 gramdan fazla protein tozu alınmamalıdır, yüksek doz karaciğer ve böbrek hasarı oluşturabilir. 750 ml protein tozu karışımı alınıyorsa minimum 750 ml su içilmelidir.

İspanyada Dario ve arkadaşların yaptığı ve “Euro Spine J” dergisinde yayımlanan 1128 ikiz İspanyol kadını içeren çalışmada bu konu irdelenmiştir. Tek yumurta ikizleri, çift yumurta ikizleri ve kontrol grubu olarak 3 grup oluşturulmuş, obezite ve sırt ağrısı arası ilişki değerlendirilmiştir. Obezite bel ve sırt ağrıları için önemli bir nedendir ama genetik ve çevresel faktörlerin bu ağrılarda daha önemli olduğu görülmüştür. Bu çalışmada bu zamana kadar yapılmış tüm çalışmaların aksine sırt ve bel ağrılarının en önemli nedeninin genetik ve çevresel faktörler olduğu sonucunu çıkarılmıştır. 

Bu konu hakkında Cordeiro ve arkadaşlarının 2015 yılında “Biomed Res Int” dergisinde yayınlanan makaleyi sizin için özetlemek istedik. Karaciğer yağlanması karaciğer hücrelerinde trigliserit birikmesi sonucu ağırlığının % 5-10 arttığı klinik durumdur ve tüm dünyada %20-30 oranında görülür. Obez popülasyonda durum biraz daha vahimdir. Obezlerde karaciğer yağlanması %40-80 oranında görülür ve siroz ile daha yakın ilişkilidir. Metabolik sendromun en önemli iki kriteri insülin direnci ve karında yağlanma artışıdır. İnsülin direnci karaciğer yağlanmasında kritik rol oynar. Obezite sorunu çözümlenmeden insülin direnci kontrol edilemez, karaciğer yağlanması tedavisi yapılamaz ve karaciğer yetmezliğinin önüne geçilemez.

Kontrolsüz diyabeti olan obez hastalarda tüp mide ameliyatı sonrası pankreasın beta-hücrelerinde düzelme gözlendiği “STAMPEDE” çalışmasında gösterilmiştir. Mide bandı ve mide by-pass’ı karşılaştırıldığında risk ve yarar arasında ciddi farklılıklar mevcuttur. Tüp mide ameliyatı kilo kaybı ile diyabetin kontrolü için mide bandına üstündür ve mide bandının başarısız olduğu durumda çok iyi bir alternatiftir. Beslenme ve yaşam kalitesi karşılaştırıldığında 2. ve 4. yılda tüp mide ameliyatı mide bandı ve mide by-pass’ına üstün bulunmuştur. Tüp mide ameliyatının 6. yılında hastaların %95.2’si yemek alımı ile ilgili sorun yaşamamaktadır. İltihabi barsak hastalığı olanlarda, yaşlılarda, kronik sigara içicilerinde ve devamlı ağrı kesici kullananlarda hemen her zaman ilk tercih olmalıdır. Her gün düzenli ilaç kullanmak hastalar için çok konforsuzdur ve bu durum tüp mide ameliyatı sonrası yok denecek kadar azdır. Yapılan bir çalışmada VKİ kaybı 2.yılın sonunda %79.9 bulunmuştur. Hastaların %83.3’ünde tip II diyabet ilk ayın sonunda, yüksek tansiyon 6.ayın sonunda, trigliserit yüksekliği 3.ayın sonunda düzelir. En fazla iki yıl içinde tüm kan testlerinde düzelme saptanır.     

“Uyku-Apne Sendromu” tüm kilolu hastalarda görülen hayatı olumsuz etkileyen bir tablodur. Castro ve arkadaşları bu konu üzerine 2015 Şubat ayında “Plus One” dergisinde “Obezite-Hipoventilasyon Sendromu; uyku-apne sendromu sırasında artmış ölüm riski” adlı makale yayınlamışlardır. “Obezite-Hipoventilasyon Sendromu” obezite ve uyanıklık sırasında kanda karbondioksit yüksekliği olarak tanımlanır. Bu hasta grubunda uyku-apne ye göre daha da artmış morbidite ve moratalite vardır. Bu çalışmada “Obezite-Hipoventilasyon Sendromu” olan hastalarda tedavi edilse dahi 5 yıllık ölüm riski %15.5 olarak bulunmuştur. Bu hasta gruplarında metabolik sendromun varlığı ölüm riskini %30’lara çıkarmaktadır. Sonuçlar net bir şekilde her iki sendromu da kontrol altına almak için bu hastalıkları sadece akciğer hastalığı gibi değil sistemik hastalık olarak düşünülmesi gerektiğini ve kilo ile metabolik sendromun hızlı bir şekilde kontrol altına alınması gerekliliğini göstermektedir. 

Yeni ve belirsizliklerle başlayacak bir hayatınız sizi mutsuz edecek hatta hata yapmanıza bile neden olabilecektir. Obez hastaların ana sorunlarından biri gün içinde fazla su içmektir bunun nedeni vücutlarında fazla tuz ve şeker yükü olmasıdır. Ameliyat sonrası belirli bir süre su açlığı çekmelerinin nedeni de budur. Ameliyat geçirmeyi düşünen kişilerin bu konudaki korkularını anlamak gerekir. Unutulmamalı ki ameliyat sonrası süreçte önemli olan 24 saatlik içilen miktar değil anlık içilen miktardır. Su içmek de aynı yemek yeme gibi parmak izi gibidir. Herkesin mide genişleme kapasitesi ve boşalma hızı farklıdır. Ameliyat olmuş hastalara yudum yudum su için denmemelidir. Onlara bu süreç görsel olarak gösterilmeli, kendilerinin su içebilme hızı anlatılmalıdır. Unutulmaması gereken nokta obez bireylerde mide basınç reseptörleri iyi çalışmamaktadır ve ameliyat olunsa dahi hiçbir zaman “fazlayı” değil “çok fazlayı” hissedebileceklerdir.

Kişi boyuna göre kilosu oranlandığında ve belli bir yağ oranının üstüne çıktığında cerrahi yöntemlerin kaçınılmaz olması aşikardır. Cerrahi yöntemler kişinin sadece ideal kilosuna gelmesini sağladığı; fiziksel-sosyal ve ruhsal iyileşme sağlanamazsa kişinin tekrar kilo alacağı ve belki de ilk kilosunun da üstüne çıkacağını her fırsatta dile getiriyorum. Obezite cerrahisi geçiren kişiler tekrar kilo alırsa yapılan ameliyatlara “revizyon cerrahisi” denir. Bu tek bir ameliyat olarak tanımlanmaz. Bazen ilk operasyonun aynısı yapılırken bazen de farklı bir ameliyat yapılabilir. Unutulmaması gereken nokta yapılan ikinci ameliyatın da kalıcı olmadığı ve kişinin tekrar kilo alabileceğidir. Yapılacak ikinci ya da üçüncü ameliyata karar verirken kişinin yeme davranışı ve ilk operasyonun neden başarısız olduğu detaylı analiz edilmelidir. 

 

Saç Dökülmesi geçici bir sağlık problemi olsa da tüm hastaları tedirgin eden bir durumdur. Tüp mide ameliyatı olmuş hastaların %30-40’ında görülürken bu durum by-pass yapılan hastalarda daha fazladır. İlk 6 ayda görülse de en sık 3-4. ay arası gözlenir. Saç dökülmesinin ana nedeni beslenme şeklindeki değişikliklerdir. Ameliyat olmamış bireylerde de saçlar düzenli olarak dökülür ve yenileri çıkar ki bu bir sirkülasyondur. Saçların yeni çıkma döneminde özellikle yeterli protein alamayan hastalarda yeni saç çıkımı oluşmaz ve kellik gözlenebilir. Protein ve vitaminden zengin beslenen hastalarda tüp mide ameliyatından sonra saç dökülmesi görülme oranı çok düşüktür. 6 aydan uzun süren saç dökülmelerinde alınan diyet detaylı olarak incelenmeli ve tekrar düzenlenmelidir. Saçlarında azalma gözlenen hastalara günlük 60 gr protein ve çinko, demir, b1 vitamini, linoleik asit, bakır, d vitamin takviyesi başlanmalıdır. Kalıcı saç dökülmesi olan hastalarda “minoksidil” ve “finasterid” kullanılabilir.  

Obezite cerrahisi geçirecek hastalar ameliyat öncesi dönemde grup ya da bireysel şekilde beslenme alışkanlıkları yönünden eğitim ve danışmanlık almalıdırlar. Ameliyat kararı veren hasta hemen beslenme değişikliğine gitmelidir. Ama ne yazık ki genelde hastalar ameliyat kararından sonra sanki bir daha hiç yiyemeyeceklermiş gibi kendilerini yemeğe verirler ve maalesef bu durumla kiloya bağımlı ameliyat risklerini arttırırlar. İlave olarak aşağıda listelenen beslenme önerilerine mutlak uyulmalıdır.

  • Kafeini hayatınızdan çıkarın; idrar söktürücü özelliği vardır ve vücut suyunu azaltır. Baş ağrısı ve kol-bacaklarda yorgunluk hissi yaratır. 
  • Fiziksel aktivitelerinizi arttırın; günlük ufak yürüyüşler yapın. Dayanıklılık ve canlılık verecektir. Ameliyat sonrası akciğere pıhtı atmasını önleyen en iyi mekanizmadır.
  • Sıvı alımınızı arttırın; ameliyat sonrası dönemde bir şey içilemeyeceği için ameliyat öncesinde susuzluk çekmemek için bol sıvı alın.
  • Atıştırmalıklardan uzak durunuz; rutin ve planlı yeme alışkanlıklarına ameliyat öncesi dönemde geçilmeli ve atıştırmadan uzak durulmalıdır. 
  • Bilinçli yeme şekli; ameliyat sonrası dönemde başarıyı etkileyen en önemli noktadır. Alınan yudumları küçültmeyi, iyi şekilde çiğnemeyi ve her yutma sonrası nefes alıp beklemeyi öğrenmelisiniz. 

Hem tüp mide hem de by-pass cerrahisi yapılan hastalarda kalsiyum emilimi etkilenir. Obezite cerrahisi sonrası çoğu hastada kalsiyum düşüklüğü nedeniyle paratiroid bezinin fazla çalışmasına bağlı büyümesi gözlenir. Normal şartlar altında kalsiyum emilimi için mide asidi gereklidir. Tüp mide ameliyatında mide asidi azalması nedeniyle kalsiyum emilimi azalır. İlave olarak kalsiyum d vitamini ile beraber emilir ve emilim ince barsakların ilk kısmından olur. By-pass yapılan hastalarda bu barsak bölümü pas geçildiği için kalsiyum değerlerinde ciddi düşüklükler görülür. By-pass yapılan hastalarda ciddi D vitamini ve kalsiyum eksikliği görülür ve sıkı takibi gerekmektedir. Bu iki vitaminin uygun şekilde takip edilip yerine konmaması kemik kaybı ile sonuçlanır ve kemik kırılmalarına neden olur.

 

Bu konu üzerinde aslında tartışılacak bir şey olmadığı yapılan tüm çalışmalarda gösterilmiştir. Bugün 2014 Aralık ayında “World Journal of Gastroenterelogy” dergisinde Antoine ve arkadaşlarının yayınladığı “Sleeve Gastrektomi sonrası mide kaçakları: önlemler ve tedavisi” adlı makaleden bu soruya cevap arıyoruz. İlk 2 gün görülen kaçaklar stapler ve cerrahi tekniğe bağlı kaçaklarken, 5-6.gün gözlenen kaçaklar mide dokusuna bağlı kaçaklardır. Stapler hattı (kesi hattı) na yapılacak ilave işlemlerin kaçak riskinin azaltmadığı son çalışmalarda gösterilmiştir. Ameliyat sonrası 24-72. saatte çekilecek “pasaj grafisi” rutin olmalıdır. Bu grafilerde kaçağın yanında darlıklar ve anatomik farklılıklar da gösterilir. Dren kullanılan hastalarda mavi boya da rutin uygulanmaktadır. Pasaj grafisinin diğer bir önemi kalan mide hacminin hastaya gösterilerek ameliyatın başarısının kanıtlanmasıdır.    

Kilo fazlalığı ve infertilite (hamile kalamamak) arasındaki yakın ilişki çok iyi bilinmektedir ve bu konu üzerindeki çalışmalar hala devam etmektedir. Kilo fazlalığında infertilitenin nedeni adet düzensizlikleri ve adet görememektir. Kilolu kadınlarda yağ dokusunda androjen östrojene dönüşümü fazladır. İlave olarak insülin direnci ve insülin fazlalığı obez kadınlarda androjenin fazla üretilmesine neden olur. Obezlerdeki yüksek leptin seviyesi hipotalamus-hipofiz-yumurtalık arasındaki hormon dengesini bozar. Bu infertilitenin nedenini açıklar. İlave olarak artmış yağ dokusu androjen yüksekliği ile karakterize olan  polikistik over sendromunun semptomlarını arttırır. Kilo verildiği zaman androjen yüksekliği düzelir ve polikistik over sendromu kontrol altına alınabilir. Vücut kitle indeksinin 29 un üzerinde olduğu kadınlarda her birim için gebelik ihtimali % 5 azalmaktadır.

Günümüzde normal kilosundan fazla olan bireyle 4 grupta değerlendirilmektedir. 

1-) Normal kilolu obezler; vücut kitle indeksi 25’in altında olup metrekareye düşen yağ ağırlığı erkekler için 8.3 kg, kadınlar için 11.8 kg dan fazla olması. Diğer yaklaşımla erkeklerde yağ oranının %23.5 ten, kadınlarda %29.2 den fazla olması.

2-) Metabolik olarak hastalık yönünden şüpheli obezler; yağ miktarı yüksek fakat herhangi bir hastalığı bulunmayanlar. Bu grup 10 yıl içinde metabolik olarak hasta gruba geçmektedir.  

3-) Metabolik olarak hasta normal kilolular; vücut kitle indeksi 28’in altında olup insülin direnci, yüksek tansiyon ve koroner kalp hastalığı olanlar

4-) Metabolik olarak hasta obezler; vücut kitle indeksi 30’un üstünde olan, artmış yağ dokusu, tip 2 diyabet, arter hastalığı, hipertansiyon, karaciğer yağlanması ve diz-eklem ağrıları olan kişiler.

Vücut kitle indeksi 200 yıl önce tanımlanmıştır. O dönemde obezite ve metabolizma cerrahisi yapılmamaktadır. Bir kişi için ameliyat kararı verirken bu sınıflamaların kullanılması kabul edilemez. 

 

 

Suda eriyen vitaminler C vitamini, B1, B2, B3, B5, B6, Biotin, Folik Asit ve B12 vitamininden oluşur. Bu vitaminlerin özelliği B12 dışındakiler vücutta depolanmaz ve fazlası idrar ile atılır. Suda eriyen vitaminler hem ince barsaklardan emilim hem de kalın barsaktaki bakteriler tarafından üretilerek iki mekanizma ile elde edilir. Bu nedenle obezite cerrahisinde kalın barsaklara bir müdehale yapılmadığı için suda eriyen vitamin eksiklikleri folik asit hariç daha nadir görülür. Folik asidin tüm kaynağı aldığımız gıdalardan ince barsaklar yoluyla emilmesidir. B1 vitamininin eksikliği by-pass yapılan hastalarda görülür, ciddi eksikliğinde wernicke’s ensefalopatisi denen beyin hasarı oluşur. Hafif eksikliğinde bulantı, kusma ve nöropati görülür. C vitamini yüksek oranda karbonhidrat ile beslenen ameliyat olmamış obez kişilerde düşük olarak gözlenir. Bypass olan hastaların %50’sinde c vitamin eksikliği görülür. B3, B5 ve B6 vitaminlerinin büyük çoğunluğu kalın barsakta üretilmesi nedeniyle eksikliği çok nadir olarak görülür.  

Kilo verme ve yandaş hastalıkların tedavisinde obezite cerrahisinin pozitif etkisi tartışmasız olmaklar beraber kişiye en az zararla en fazla katkıyı sağlayacak ameliyat tipi hakkında hastaların kafası hala karışıktır. İşte bu karışıklığı ortadan kaldırmak için sonuçlarını bugün paylaşacağımız “BariSurg Çalışması”, “BMC Surgery” dergisinde 2015 temmuz ayında yayınlanmış ve farklı merkezlerde “by-pass” ya da “tüp mide ameliyatı” olmuş hastaların 5 yıllık sonuçlarını ortaya koymaktadır. 

  1. Vücut kitle indeksi 35 üstü hastalarda hele ki Tip-2 Diyabet ve Yüksek Tansiyon varsa obezite cerrahisi kaçınılmazdır.
  2. Obezite ameliyatlarının fayda ve risklerine baktığınız zaman dünyada en fazla yapılan teknikler; “Tüp Mide Ameliyatı” ve “Roux_n_y Mide Bypass” dır.
  3. “Roux_n_y Mide Bypass”ı ilk yapılan obezite ameliyatıdır, uzun dönem sonuçları olması nedeniyle daha öne çıkmasına rağmen “Tüp Mide Ameliyatı” nın uzun dönem kanıtları artık yayınlanmıştır ve tek başına kullanılan bir prosedür haline gelmiştir. 
  4. “Tüp Mide Ameliyatı” ve “Roux_n_y Mide Bypass” ameliyatının kilo vermedeki etkisi eşittir. 
  5. “Tüp Mide Ameliyatı” nın ameliyat süresi ve komplikasyon oranı daha düşüktür. 
  6. Vücut kitle indeksi 35’in altında olan Tip-2 Diyabet hastalarında ilk tercih “Roux_n_y Mide Bypass” olmalıdır.
  7. Reflüsü olan hastalarda uzun dönem sonuçlar göz önüne alındığında “Roux_n_y Mide Bypass” ı daha etkin gözükmektedir.
  8. Dumping sendromu  “Roux_n_y Mide Bypass” hastalarında %42, “Tüp Mide Ameliyatı” hastalarında %29 oranında görülür.

33 çalışmayı içeren bir analizde 3997 hasta irdelenmiştir. 2 yıllık ortalama takip periyodunda vakaların %75’inde yüksek tansiyon gerilemiş, %58’inde tamamen ortadan kalkmıştır. Tüp mide ameliyatı sonrası EKO ile kalp fonksiyonları değerlendirilmiş; kalp büyümesinde gerileme ve fonksiyonlarında düzelme saptanmıştır. Kolestrol ve Trigliserit seviyelerinde 1 yıllık takip sonucunda anlamlı değişiklikler saptanmıştır. Asya ırkında yapılan bir çalışmada morbit obez olmayan (VKİ=25-35) hastalarda ilk 1 yılda diyabet %50 sinde gerilemiştir. Bu düzelmenin nedeni kalori alımının azalması, kilo kaybı ve c-peptid seviyelerinin tekrar 3’ün üzerine gelmesi olabilir.    

Bu konu hakkında birçok çalışma yapılmış; kimi çalışmada ilişki saptanmış kimisinde saptanmamıştır. “BMC Dergisi”nde yayımlanan “KLoSA” çalışması 50-100 yaş arası olan 7672 hastayı kapsamaktadır. Bu çalışmada obez popülasyonda depresyonun daha fazla görüldüğü saptanmakta ama sosyo-kültürel durum ve cinsiyet ile arasında yakın ilişki olduğu görülmüştür. Zayıf kadınlarda depresyon en az oranda görülmüş ve bu durumun sosyo-kültürel nedenlerle olduğu düşünülmüştür. Kiloya bağlı depresyon bulguları aşırı zayıf ve obez hastalarda daha fazladır. Hafif kilolarda depresyonun çok az görüldüğü enteresan bir noktadır. İlave olarak erkeklerde kadınlara göre daha az depresyon bulguları gözükmektedir.

Law ve arkadaşlarının 500.000 hasta üzerinde yaptığı çalışmada kan basıncını normal değerlerde tutarak kalp krizi ve  felç riskini nerdeyse ortadan kaldırabiliyoruz. Tansiyona bağlı kalp krizi ve felç gençlerdeki en önemli ölüm nedenlerini oluşturmaktadır. Her doktor kontrolümüzde tansiyonumuzu ölçtürmeli ve not etmeliyiz. Tansiyon ölçümü muhakkak 5 dakika dinlenmiş halde ve oturur durumda yapılmalıdır. Eğer bu şartlar altında bir ölçümde tansiyonunuz 130/80 nin üzerinde ise 24 saatlik tansiyon monitörüzasyonu yapılmalıdır. Özel bir hastalık yoksa ilk yaklaşım hayat tarzı değişikliği olmalıdır. Öncelikle fazla enerji, tuz ve alkol alımı kısıtlanmalıdır. Eşlik eden diyabet varlığında ilk tercih tansiyon ilaçları olabilir. Diyabet ve yüksek tansiyonun kontrolünün beraber yapılması gerekmektedir. Tansiyon düzenlenmesinde kritik rolü düzenli egzersiz yapılması alır.    

Obeziteye genel olarak bir hastalık grubu diyebiliriz. En basit tanımı ile ise kilo fazlalığı demektir. Tabi bunu bir sınıflandırmaya sokmak gerekiyor. Kilonun neye göre fazla olduğuna dair objektif bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Bunun için de kullandığımız bazı parametreler var. Bu parametrelere göre biz obeziteyi üçe ayırıyoruz. Klas 1 Obezite, klas 2 Obezite ve klas 3 Obezite olarak.

Yaklaşık 10 yıl önce obezitenin ana nedeni olarak genetik faktörleri sayıyorduk.  Fakat günümüzde obezitede genetik faktörlerin sebepleri altlara indi. Artık şunu diyebiliyoruz; obezite bir davranış biçimi hastalığı ve onun bir sonucudur. Hastalık olarak tanımlayacak olursak bir yeme bozukluğu hastalığıdır. Bu tıka basa yemek olabilir ve gece uygun olmayan saatlerde yemek olabilir yani genel tanımı ile obezite yeme bozukluğundan kaynaklanan çok ciddi bir rahatsızlıktır. Bu hastalıkta genetik faktörler git gide azaldı. Irksal farklılıklar değişiklik gösterebiliyor ama bu durum da tamamen sosyo-ekonomik durumla paralellik gösteriyor. Mesela obezitenin dünyada en fazla görüldüğü ülke Amerika. Yani en gelişmiş ülkeler. Genelde hastalıklar az gelişmiş ülkelerde daha çok, gelişmiş ülkelerde ise daha az olur. Obezite de ise bu durum tam tersi. Yani gelişmiş ülkelerde obezite daha fazla. Kadınlarda obezite daha fazla görünüyor. Kadınlarda fazla görünmesinin nedeni ise psikolojik sebepler. Biliyorsunuz ki yeme bozukluğu öğrenilen bir şey. Obezitede öğretilen beslenme alışkanlıkları çok önemli.

Obezite bir hastalık ve bu dünyada da Türkiye’de de kabul edilmiş genel geçer bir kavram. Obezite hastalarının büyük çoğunluğu obeziteye neden olan yandaş hastalıklar sebebi ile hekime başvuruyor. Kişi ben obezim diye bize başvurmuyor. Bu şikâyetle başvuranlar  %30 gibi küçük bir oran. Bu kişiler genelde hekime insülin direnci, hipertansiyon, diyabet, uyku apne sendromları, eklem ağrıları gibi sebeplerle başvuruyorlar. Hekim de yapılan tetkikler sonucu hastaya obezite teşhisi koyuyor ve derecesini söylüyor. Obezite derecesinde en efektif olan tedavi biçimini kendisiyle paylaşıyor ve kişi hastalıklarının sebebinin obezite olduğunu anlayıp tedavi sürecini tamamladığı zaman, beraberinde gelen yandaş hastalıklardan da %90 oranında kurtulmuş oluyor.

Evet var. Biz şimdiye kadar hormonel dışı nedenleri konuştuk. Bu durumda kişi hormonel nedenlerle obez olabiliyor. Nedir bu? Mesela troid bezlerinin normalin altında çalışması metabolizmayı yavaşlatır ve kilo almayı hızlandırır. Kişiye obez teşhisi koymadan önce de bazı testlerine bakıyoruz. Bu nedenlerden ikincisi ve ne yazık ki üzerinde çok fazla durulmayan tablo vücudun fazla kortizol üretmesi. Kortizol fazlalığı kişiye kilo aldırıyor. Genelleme yapacak olursak hormonal nedenleri dışlayıp sadece obezitenin nedeninin yeme bozukluğu hastalığı olduğuna karar verdiğimiz zaman tedavi şekli de farklı oluyor.

Kişi obez olduğunu objektif değerlendirip fark edemez çünkü öyle bir bilgisi yok. 100 kiloda biri 1.60 boyunda ise bu obezite, fazla kilolu, şişmanlık sınırında olabilir. O yüzden sadece kiloya bakarak obez miyim değil miyim diye karar verilemez. Beden kitle endeksi (BKİ) dediğimiz bir ölçüt var. Kişinin kilosunun boyunun karesine bölünmesiyle bu oranı elde ederiz. Aslında bu oran metrekareye düşen ağırlıktır. Kişinin beden kitle endeksi 18’in altında ise zayıftır ve bu patalojik bir durumdur. Oran 18-25 arasında ise bu kişi normal kilodadır. 25-30 arasında ise fazla kiloludur. Yeni sınıflamada 30-35 arası Klas 1 Obez, 35-40 arasına Klas 2 Obez, 40 üstü ise Klas 3 Obezdir. Klas 3 obeze aynı zamanda morbit obez denir. Morbit obezde artık kişinin kilosu ve onun getirdiği fiziksel, psikolojik hastalıklar kişinin organlarına çok hızlı bir şekilde zarar verir. Vücut kitle endeksi 40’ın üzerine çıktığı zaman artık organ hasarı başladı demektir. Bu organ hasarlarında karaciğer yağlanmasından başlayıp, siroza kadar giden ciddi vakalar da vardır, insülin direnciyle başlayıp kesin sonucu diyabete giden tip 2 diyabette. Dizlere binen fazla yük sebebi eklem ağrıları ve kireçlenme de olmaktadır. Damar sertleşmesi ve en korktuğumuz tablo kalp krizine kadar giden kötü sonuçlar ortaya çıkabilir. Yani beden kitle endeksi 40’ınüzerinde olan hastalara acil tıbbi tedavi uygulanmalıdır.

Vücudumuz bir fabrikadır. Aldığımız kalori ile harcadığımız kalori dengeli olmalıdır. Sporun obezitenin önüne geçmekten ziyade hem kalp hem de akciğer hastalıklarının önüne geçmek için de yapılması gerekmektedir.

Obezitenin nasıl başladığı çok önemli. Öncelikle o süreci değerlendirmek gerekiyor. Beden kitle endeksi 30’u geçen kişiler obez olarak değerlendiriliyor fakat beden kitle endeksi 30-35 arası kişiler için en efektif tedavi yöntemi halen net değil. Diyet, spor ve yeme alışkanlığının değiştirilmesi ve psikolojik terapiler ile tedavi sonuç verebiliyor. 35 üstü hastalarda ise artık cerrahi tedaviden başka kişiye fayda sağlayacak ve zayıfladıktan sonra kilosunu koruyabilecek bir tedavi yaklaşımı yok.

Beden kitle indeksi 33-35 arasında olup bir yıl boyunca diyet ve terapi yöntemleri deneyip zayıflayamamış ve kilo almaya devam eden hastalarımıza cerrahi müdahalede bulunuyoruz. Beden kitle endeksi sürekli değişen hastalarımızı ise cerrahiye daha yakın değerlendiriyoruz. 30-35 arasında uygulanan bazı prosedürler var. Bunlar mide bantları, balon uygulamaları ya da mide küçültme ameliyatları. Mide balonu kullanımı çok zor bir yöntem. Takılan 10 kişiden 4’ü ilk üç ay içerisinde çıkartıyor. Burada sorun şu. Hasta olan aslında midemiz değil. Beynimiz. Biz ameliyatla beyne bir müdahale yapmıyoruz. Ameliyatların ve bu girişimlerin amacı şu; biz iştahla ilgili oluşmuş hormonel bir yükü azaltıyoruz, kişi yemeye çalışsa bile küçük bir mide alanı bırakarak yeme ile ilgili davranışsal şeklini tedavi ediyoruz. Burada önemli olan bu süreci psiko- terapi ile tamamlamak. Diğer cerrahi yöntemlere bakıldığında ise aslında dünya bunun cevabını çoktan verdi. Obezite için birinci cerrahi tercih her zaman mide küçültme ameliyatı olmak zorunda. Dünyada yapılan obezite cerrahisi ameliyatlarının %90’nını mide küçültme ameliyatları %10’luk kısmını ise bypass cerrahisi oluşturuyor.

Obezite cerrahisinde verilen risk aynı zaman da dünyada öngörülen bir risktir. Her zaman tam teşekküllü bir hastanede her gün aynı ameliyatı yapan ve bu konuda uzman olmuş bir ekip tarafından yapılan operasyonlar diğer operasyonlara göre daha az risklidir. Bilimsel verilere göre tam teşekküllü bir hastanede yapılan obezite ameliyatları kapalı safra kesesi ameliyatları ile aynı risk grubunda. Ve bu ameliyatlardaki risk binde bir. Bu binde birlik risk ölüm oranı değil, komplikasyon görünme oranıdır. Ana problem burada takip edilmemiş ve tanısı geç konulmuş hastalardır.

Tabii ki. Bir cerrahi süreç geçiriyorsunuz ameliyattan çıkıyorsunuz fakat aynı kilodasınız. Aslında biz burada cerrahi müdahale ile değişimi başlatıyoruz. Ameliyat olmuş hastalar iki yıl takip edilmek zorunda. Kişinin kilo vermesini, beslenme alışkanlıklarını değiştirmesini, yağ yakımının gözlemlenmesi gerekiyor. Kişiyi ideal kilosuna geldikten sonra 6 ay daha gözlemleyip sen artık beynindeki yeme bozukluğu hastalığının tedavisini başarıyla sağladın doğru yoldasın deyip ikinci yılın sonunda bırakmak gerekiyor.

Obezite cerrahisine aday hastalara vücut kitle indeksine göre karar veriyoruz. Beden kitle indeksi 30’un üzerinde olan kişiler obez olarak sınıflandırılır. Bu gruptaki hastalar cerrahi müdahale için değerlendirilmesi gereken kişiler. Vücut kitle indeksi 30-35 arası olanlarda cerrahi müdahale için daha seçici karar verilmeli. Genel kural olarak 18-70 arası hastalar ameliyata engel herhangi bir durumları yoksa obezite cerrahisiyle tedavi olabilirler. Madde bağımlılığı ve şizofreni gibi psikiyatrik hastalıklarda obezite cerrahisi yapılmamalıdır. Sadece obezite cerrahisi geçirecek hastaları değil vücut kitle indeksi 25’in üzerinde olan tüm hastalarımıza “yaşam tarzı değişikliği”, “beslenme alışkanlıkları kazandırılması” ve “davranışsal psikoterapi” tedavilerini uygulayarak obezite ile mücadele etmeyi öğretmekteyiz.

Obezite cerrahisi olarak mide balonu, tüp mide ameliyatı ve çeşitli mide by-pass ı ameliyatları yapılıyor. Hastaya uygulanacak cerrahi işleme, detaylı vücut analizi, kişisel değerlendirme ve yandaş hastalıklar incelendikten sonra karar veriliyor.

Ameliyata karar verilen hastaya iki yarım gün süren detaylı bir değerlendirme yapılıyor ve konsültasyonları tamamlandıktan sonra da operasyon planlaması yapılıyor. Ameliyat günü hastaneye yatırılan hasta ameliyattan 2-4 saat sonrası yürüyüşlerine başlıyor. İkinci günün sonunda yeni beslenme alışkanlıklarının kazandırılması uygulamalı bir şekilde öğretildikten sonra hasta taburcu ediliyor. Genellikle hastalarımız ameliyatın birinci haftası işlerine dönebiliyorlar. Üç haftalık sıvı beslenme sonrasında da sağlıklı olan her şeyi yiyebilirler.

Obezite genetik temellere dayalı bir hastalık olarak tanımlanmasına rağmen son çalışmalarda aslında nedenin birçok faktöre bağlı olduğu gösterildi. Obezite, alt kuşaklara aktarılan, “yanlış yeme alışkanlıklarıdır”. Obez ebeveynler hatalı yemek alışkanlıklarını çocuklarına aktardıklarından çocuklarında da obezitenin görülmesi kaçınılmaz. Buradan yola çıkarak asıl amacın yeme bozukluğu hastalığının tedavisi olduğunu kabul etmeyen bir tedavi yaklaşımı kalıcı başarıyı sağlayamaz. Hastalar ameliyat sonrası kalori alımı azlığı nedeniyle kilo vermeye başlarlar. Burada dikkat edilmesi gereken iki önemli husus var. Kilo vermek sadece yağların azalması olmalı yani kas kaybı önlenmeli. Tüm organların kas yapısında olduğu unutulmamalı. Diğer önemli konu yeme bozukluğu hastalığının tedavisi. Psikolojik tedavi görmeyen hastalar hangi ameliyatı olursa olsunlar %10-50 arası tekrar kilo alırlar. Bu açıdan sıkı takip çok önemli. Altı ayla bir yıl arası normal kilosuna inen hastalarımızın ikinci yıllarına kadar takip ederek kilo kontrollerinin sağlandığını görüyoruz.

Obezite sadece fiziksel bir hastalık değil. Ruhsal ve sosyal yönüyle beraber üçlü bir sac ayağını oluşturur. Eğer bu üç durum da iyileştirilemezse sonuçlar başarısız olur. Başarılı bir cerrahi sonrası kişinin kilo vermesi kaçınılmaz. Asıl başarı uzun yıllar kilonun kontrol altına alınabilmesi.

Hastaların önceki hayatlarına göre beslenme tarzlarına daha fazla dikkat etmesi gerekiyor. Gıdalara tam geçişte günlük kalori alımı 1000kcal ile sınırlanmalı ve üç ana iki ara öğün alınmalı. En önemlisi de yaşam tarzı değişikliğine adaptasyon sağlanmalı. Tüm ameliyatların geri dönüşümlü olduğunu unutmayın. Beyinler değişmedikçe kilo kontrolü sağlanmaz.



Desteğe mi İhtiyacın Var?

İstanbul Obezite Akademisi sizi dinliyor, geleceğiniz ile ilgili sorulara en iyi cevapları buluyoruz. Sormaktan asla vazgeçmeyin…

“Değişimi birlikte başlatalım“

İletişim